Blog webekm.com the ekm.

Download from BIGTheme.net free full premium templates

Yaşar Kemal

Yaşar Kemal, 1923 - 2015

Usta gitti..

"Duvarın dibinde resmim aldılar
 Ak kağıt üstünde tanıyın beni

Toros dağlarının etekleri ta Akdenizden baslar. Kıyıları döven ak
köpüklerden sonra doruklara doğru yavas yavas yükselir. Akdenizin
üstünde daima, top top ak bulutlar salınır. Kıyılar dümdüz, cilalanmıs gibi
düz killi topraklardır. Killi toprak et gibidir. Bu kıyılar saatlerce içe
kadar deniz kokar, tuz kokar. Tuz keskindir. Düz, killi, sürülmüs
topraklardan sonra Çukurovanın bükleri baslar. Örülmüsçesine sık çalılar,
kamıslar, böğürtlenler, yaban asmaları, sazlarla kaplı, koyu yesil, ucu
bucağı belirsiz alanlardır bunlar. Karanlık bir ormandan daha yabani, daha
karanlık!

Biraz daha içeri, bir taraftan Anavarzaya, bir taraftan Osmaniyeyi
geçip İslahiyeye gidilecek olursa genis bataklıklara varılır.
Bataklıklar yaz aylarında fıkır fıkır kaynar. Kirli, pistir. Kokudan yanına
yaklasılmaz. Çürümüs saz, çürümüs ot, ağaç, kamıs, çürümüs toprak kokar.
Kısınsa duru, pırıl pırıl, taskın bir sudur. Yazın otlardan, sazlardan
suyun yüzü gözükmez. Kısınsa çarsaf gibi açılır. Bataklıklar geçildikten
sonra, tekrar sürülmüs tarlalara gelinir. Toprak yağlı, ısıl ısıldır.
Bire kırk, bire elli vermeye hazırlanmıstır. Sıcacık, yumusaktır.

Üstleri ağır kokulu mersin ağaçlarıyla kaplı tepeler geçildikten
sonradır ki, kayalar birdenbire baslar. İnsan birden ürker.
Kayalarla birlikte çam ağaçları da baslar. Çamların birer billur
pırıltısındaki sakızları buralarda toprağa sızar. İlk çamlar geçildikten
sonra, gene düzlüklere varılır. Bu düzlükler boz topraktır. Verimsiz, kıraç...
Buralardan Torosun karlı dorukları yanındaymıs, elini uzatsan tutacakmıssın
gibi gözükür.

Dikenlidüzü bu düzlüklerden biridir. Dikenlidüzüne bes kadar köy
yerlesmistir. Bu bes köyün besinin de insanları topraksızdır. Cümle toprak
Abdi Ağanındır. Dikenlidüzü, dünyanın dısında, kendine göre apayrı kanunları,
töresi olan bir dünyadır. Dikenlidüzünün insanları, köylerinden gayrı bir
yeri bilmezler hemen hemen. Düzlükten dısarı çıktıkları pek az olur.
Dikenlidüzünün köylerinden, insanlarından, insanlarının ne türlü
yasadıklarından da kimsenin haberi yoktur. Tahsildar bile iki üç yılda bir
kere uğrar. O da köylülerle hiç görüsmez, ilgilenmez. Abdi Ağayı görür gider.

Değirmenoluk köyü Dikenlidüzündeki köylerin en büyüğüdür.
Abdi Ağa da bu köyde oturur. Köy, düzlüğün gün doğusuna düser.
Kayalığın dibindedir. Kayalar mördur. Üstlerini sütbeyaz, yesile
çalan, gümüsi, türlü renkte lekeler örtmüstür.

Üst basta yaslı, yaslılıktan dalları toprağa eğilmis, dalları kıvrılmıs
bir çınar ağacı bütün hasmetiyle yıllardır orada durup durur. Çınar
ağacına yüz metre yaklasırsın, elli metre yaklasırsın ortalıkta çıt yoktur.
Her bir yan derin bir sessizlik içindedir. Sessizlik korkutur insanı.
Yirmi bes metre yaklasırsın gene öyle... On metrede aynı sessizlik.
Ağacın yanına gelip de kayadan yanına dönüncedir ki is değisir, birdenbire
bir gürültü patlar. Sasırıverir insan... İlkin kulakları sağır edecek
derecede çoktur. Sonra iner, yavaslar.

Gürültünün geldiği yer, Değirmenoluk suyunun gözüdür. Göz değildir ya,
bura halkı oraya suyun gözüdür der. Öyle bilir. Bir kayanın dibinden köpükler
saçarak kaynar. İçine bir ağaç parçası atılırsa bir gün, iki gün, hatta bir
hafta suyun üstünde oynadığı görülür. Döndürür. Bazıları iddia ederler ki,
kaynayan su, üstünde tası bile oynatır, batırmaz. Halbuki suyun gözü burası
değildir. Ta uzaklardan, çamlar arasından yarpuz, kekik kokularını
yüklenerek Akçadağdan gelir. Burada da bu kayanın altından girer, köpürerek,
kaynayarak, bir delice homurtuyla öbür ucundan çıkar.

Buradan Akçadağa kadar öyle kayalık, öyle sarptır ki Toros, bir ev yerinden
daha büyük toprak parçası görülemez. Ulu çamlar, gürgenler kayaların
arasından göğe doğru ağmıstır. Bu kayalıklarda hemen hemen hiçbir hayvan
yoktur. Yalnız, o da çok seyrek, aksam vakitleri keskin bir kayanın
sivrisinde boynuzlarını, büyük çangallı boynuzlarını sırtına yatırmıs bir
geyik, bacaklarını gerip, sonsuzluğa bakarcasına durur.

Çakırdikeni en pis, en kıraç toprakta biter. Bir toprak ki bembeyaz,
peynir gibidir. Ot bitmez, ağaç bitmez, esek inciri bile bitmez,
iste orada çakırdikeni keyifle serile serpile biter, büyür, gelisir.
En iyi toprakta bir tek çakırdikenine rastgelinmez. Bunun sebebi,
bir kere iyi toprak bos kalmaz, her zaman sürülür ekilir. Bir de,
öyle geliyor ki, çakırdikeni iyi toprağı sevmez.

Ne iyi, ne kötü bos bırakılmıs orta halli toprakta da biter çakırdikeni.
Çakırdikenini söker, yerini ekerler. Toros eteklerinin doruklara
yakın düzlükleri bu minval üzeredir.

En uzun çakırdikeninin yüksekliği bir metre kadar olur. Bir sürü
de dalları vardır. Dallar dikensi çiçeklerle donanır. Bu çiçekler bes
perli, yıldız gibi, uçları sert, sivri iğnelerin ortasındadır. Her
çakırdikeninde bunlardan yüzlerce bulunur.

Çakırdikeni bittiği yerde bir iki, üç dört tane bitmez. Öyle üst
üste, öyle sık biter ki arasından yılan geçemez. İğne atsan çakırdikeninden
yere düsmez.

Baharda zayıf, açık yesildir. Hafif bir yel esse, toprağa değecekmis
gibi yatar. Yaz ortalarında, dikende, önce mavi damarlar peydah
olur. Sonra yavas yavas dikenin dalları, gövdesi mavilesir. Açıkça bir
mavidir bu... Sonra mavi gittikçe koyulasır. Bu en güzel bir mavidir.
Bir tarla, uçsuz bucaksız bir ova tüm maviye keser. Gün batarken eğer bir
yel eserse mavi dalgalanır, hısırdar, aynen deniz gibi. Gün batarken
sular nasıl kızarır, çakırdikeni tarlası da öyle kızarır.

Güze doğru dikenler kurur. Mavilik beyaza döner. Çatırtılar gelir
çakırdikeninden.

Düğme büyüklüğünde sütbeyaz sömüklüböcekler vardır hani. Bunlardan
yüzlercesi, binlercesi dikenlerin gövdelerine sıvanır. Diken gövdeleri boncuk
boncuk sütbeyaz olur.

Değirmenoluk köyü çakırdikenlik... Tarla yok, bağ, bahçe yok.
Safi çakırdikenlik.

Çakırdikenliğin içinden kosan çocuk soluk soluğaydı. Çoktanberidir ki
durmamacasına kosuyordu. Birden durdu. Bacaklarına baktı. Dikenlerin
yırttığı yerden kan sızıyordu. Ayakta duracak hali yoktu. Korkuyordu. Ha
yetisti, ha yetisecekti. Korkuyla arkasına baktı. Görünürlerde kimsecikler
yoktu. Ferahladı. Sağa saptı. Bir zaman kostu. Sonra yoruldu. Yorulunca
çakırdikenlerinin içine yattı. Sol yanında bir karınca köresi gördü.
Karıncalar iri iri. Körenin ağzında cıvıl cıvıl kaynasıyorlar. Bir zaman her
seyi unutup karıncalara daldı. Ve birden aklına gelince sıçradı. Sağa saptı.
Biraz sonra da dikenlikten çıktı. Dikenliğin kıyısına dizleri üstü çöktü.
Baktı ki dikenliğin üstünden bası gözüküyor, kıçı üstü oturdu bu sefer de.
Bacakları kanıyordu. Kan sızan yerlere toprak ekelemeye basladı. Toprak
yaralara düsünce yaktı.

Kayalıklar azıcık ötedeydi. Kayalıklara doğru var gücünü harcayarak
yeniden kosmaya basladı.. En yüksek kayanın altındaki çınar ağacına vardı.
Ağacın dibi bir kuyu gibi derinlemesineydi. Sapsarı, altın renkli, kırmızı
damarlı yapraklar ağacın dibini doldurmus, gövdeyi yarı beline kadar örtmüstü.
Kuru yapraklar hısır hısır ediyordu. Gitti, kendisini yaprakların üstüne attı.
Çınarın çıplak dallarından birisinin en ucunda bir kus duruyordu, çıtırdıyı
duyunca uçtu gitti. Yorgundu. Bitmisti. Burada, bu yaprakların üstünde
gecelemeyi geçirdi aklından. Yumusacık. Oturduğu yerden kalkamayabilir de.
Sonra, olmaz, dedi kendi kendine. Adamı kurt kus yer. Ağacın üstünde
kalmıs yapraklardan birkaçı dolana dolana geldi öteki yaprakların üstüne
düstü. Sonra boyuna birer ikiser düsmeye basladı.

Kendi kendine konusuyordu. Sesli sesli konusuyordu. Sanki, yanında birisi
var da ona söylüyor:

Giderim, diyordu. Giderim bulurum o köyü. Kimse bilmez oraya gittiğimi.
Gider bulurum. Giderim iste. Çoban olurum iste. Çift sürerim iste. Anam beni
arasın iste. Arasın aradığı kadar. Keçi sakallı göremez yüzümü. Göremez iste.
Ya köyü bulamazsam? Bulamam! Aç kalır ölürüm. Ölürüm iste.

Ilık bir güz günesi vardı. Kayaları, çınarı, yaprakları yalıyordu.
Toprak taze, apaydınlıktı. Bir iki güz çiçeği toprağı yarmıs, ha çıktı,
ha çıkacak. Çirisler acı kokuyor, ıslak ıslak da parlıyordu. Dağlar, çiris
kokar güzün.

Bir saat mi, iki saat'mi ne kadar kaldı orada, belli değil. Ama,
gün yıkıldı gitti dağların ardına. Neden sonradır ki çocuk, söylenmeyi bırakıp,
kendini toparladı. Birden aklına düstü ki, arkasından geliyorlar. Deliye
döndü. Günese bir göz atmayı da unutmadı. Günes basını almıs gidiyordu. Simdi
nereye gitmeliydi? Hangi yöne? Bilmiyordu. Kayaların arasından incecik bir
keçi yolu geçiyordu, ona girdi kosmaya basladı. Kaya demiyor, çalı, tas
demiyor kosuyordu. Yornuğunu iyi almıstı. Duruyor, bir an arkasına bakıyor,
sonra gene kosmaya baslıyordu.

Ayakları birbirine dolanıyordu. Bu minval üzre kosarken, çürümüs bir ağacın
üstünde küçücük bir kertenkele ilisti gözüne. Nedense buna sevindi.
Kertenkele onu görünce ağacın altına kaçtı...

Bir sallandı, sonra durdu. Bası dönüyordu. Gözleri karardı. Etrafındaki
dünya topağa dönmüstü. Nasıl da fırlanıyordu! Eli ayağı da titriyordu.
Arkasına baktıktan sonra gene kosmaya basladı. Bir ara önünden bir keklik
zurbası parladı. Kekliklerin kalkısından irkildi. En küçük bir çıtırdı duysa
hep irkiliyordu zaten. Yüreği, bu sebepten, hep deli gibi çarpıyordu.
Umutsuzcasına arkasına gene baktı. Kan tere batmıstı. Dizlerinin bağı
çözüldü. Yere oturuverdi. Düstüğü yer ufacık taslı bir yamaçtı. Eksi eksi bir
hos ter kokuyordu. Burnuna tatlı bir çiçek kokusu geldi. Gözlerini zorla
açabildi. Basını ağır ağır, korka korka kaldırdı asağılara baktı. Gün battı
batacaktı. Gölgeler öylesine uzamıs. Asağıda hayal meyal bir toprak dam gördü.
Sevinçten yüreği ağzına geldi. Evin bacasından duman da çıkıyordu. Duman,
ağır ağır, salına salına çıkıyordu. Duman, bir kara duman değildi. Dumanın
rengi hafif mora çalıyordu. Arkasında ayak sesine benzer bir patırdı
duydu. Basını hızla çevirdi. Sol yanında orman kapkara kesilmis bir
sağnak gibi gökten yere iniyordu. Orman üstüne üstüne geliyordu.
Gene konusmaya basladı. Ama bağıra bağıra konusuyordu. Hem ormandan
kaçarcasına, aksi yöne yürüyor, hem olanca gücüyle:

Giderim derim ki onlara... Giderim derim ki... Size derim...
Size çoban olmaya geldim. Çift de sürerim... Ekin de biçerim. Derim ki
benim adım Mıstık derim, Kara Mıstık... Anam yok, babam yok...
Abdi Ağam da yok derim. Sizin davarınızı güderim... Sizin çiftinizi
sürerim. Sizin çocuğunuz da olurum. Olurum iste. Benim adım İnce
Memed değil. Kara Mıstık derler bana. Anam ağlasın. Olurum iste.
Gavur Abdi Ağa da arasın beni. Çocukları olurum iste.

.............." Yaşar Kemal, İnce Memed 1

 

Bizde gidelim bir kitap alalım.. Adı ince olsun ama, hem de okuyalım; ustanın vasiyeti yerini bulsun.. 

 

Okspor